Translate

12 Kasım 2014 Çarşamba

İş Güvenliği Paketinin Ağırlığı

Uluslararası direnişlerin sakinleşmesi üzerine yine doğrudan emeğe dair konulara dönüyoruz. Bugün başbakan, iş güvenliği paketi açıkladı, ben de incelemeye değer buldum.
Madde madde üzerinden gitmeden önce, daha önce de değindiğim bir gerçeği hatırlatmak isterim: İş güvenliği, çevre duyarlılığı gibi ileri adımlar ancak ve ancak somut ekonomik etkisi varsa kapitalist sistemde yer bulabilir. Bunun da biricik yolu, işletmenin müşterisinin doğrudan bu adımları tedarikçisine dayatmasıdır.
Gelelim pakete: Çok tehlikeli işlerde çalışanlara mesleki yeterlilik zorunluluğu getirilmesinin işlevselliği tamamen işçinin bu yeterliliği kazanacağı kurumun parasını kimden aldığına bağlıdır. Eğitim ve sertifikasyonu sağlayan kurum, doğrudan ya da dolaylı olarak finansmanını hizmet verdiği çok tehlikeli işi yapan firmalardan sağlıyorsa bu sistem boş bir sertifikasyon, "dostlar alışverişte görsün eğitimi" olacaktır. Eğitim verecek olan firmalar, çok tehlikeli işler yapan firmalardan alınacak vergilerle kurulacak bir fondan beslenmeli ve düzenli olarak devlet tarafından eğitimin işlevselliği denetlenmelidir. Yapı denetim firmalarının alacağı iş güvenliği sorumluluğunun niteliği de yine yukarıda bahsettiğim finansman konusuyla ilgilidir.
Şantiye şefi olmak için gereken iş güvenliği uzmanı olma zorunluluğu (ki pakette "iş güvenliği uzmanlığı sertifikası alma zorunluluğu" olarak geçiyor maalesef) ise bilinç seviyesinin yükselmesi açısından anlamlı olabilir.
Ölümlü iş kazası olan işyerleri ile ilgili maddeler, paketin gerçekliğin ne kadar uzağında olduğunu anlatıyor. Bu hedef, tüm dünyada "kayıp zamanlı kaza" başlığıyla geçer. Yani ölünmesi gerekmez, işe devam edemeyecek şekilde yaralanmak yeterlidir. Bu hedef, bir yandan işçiyi ciddi yaralanmalardan korurken, diğer yandan firmaya, kaza nedeniyle kaybedeceği iş gücünden ötürü ekonomik kayıp bilinci de verir. Yaptırımlar kapsamında geçen prim artırımı ve kamu ihalelerinden men edilmek de paketin bu maddelerinin olumlu yanlarıdır. Ancak dediğim gibi hedef ölümlü kaza cinsinden değil, kayıp zamanlı kaza cinsinden konulmalıydı.
"Üretim zorlaması" ile ilgili maddelerin de maalesef içi boş. Günümüz ekonomik sisteminde tüm işletmeler, varolan verimliliklerini artırmak isterler. Bunun için gelişmiş ülkelerde ve modern üretim tesislerinde proses iyileştirmeleri hedeflenir. İşçinin sömürü oranını (*) artırmadan ve şartlarını kötüleştirmeden verimlilik artırılmaya çalışılır. Ancak pakette yer alan üretim zorlaması tabiri, herhangi bir iyileştirme yapılmaksızın işçinin üzerindeki yük ile ilgili olup işletmeleri işçinin şartlarını kötüleştirmeden iyileştirme yapmaya teşvik etmemekte, anlamsız ve uygulanamaz (işin doğasına aykırı olan) bir üretim zorlama yasağı koymaktadır.
Bunların dışındaki madenlerle ilgili maddelerde yer alan, devletin madeni modernize edip işletmeye fatura etmesi, küçük işletmelerin birleşme için teşvik edilmesi ve ruhsatlarla ilgili olan konular da ekonomik temeli olmayan, kriz (üretimin artırılmasına ihtiyaç duyulan) zamanlarda gevşetilecek maddelerdir.
Paket meslek hastalıkları ile ilgili herhangi bir madde içermemekte, bunların önemsenmediği anlaşılmaktadır.
En başta söylediğim gibi, tüm işletmelerin müşterilerinin tedarikçileri üzerinde iş güvenliği baskısı oluşturacağı ve bu işleri yapan firmaların vergilerinden oluşturulacak bir fon ile beslenen devlet denetiminde kontrol kuruluşlarının olacağı bir sistem kurmak gereklidir. Ürününün kullanıcısı hane halkı olan işletmelere iş güvenliği baskısı tüketici dernekleri yoluyla kurulmalı, devlet bu sivil toplum örgütlerini teşvik etmelidir. Prim yükseltme, kamu ihalelerinden men etme gibi yaptırımlar yerine kayıp zamanlı kaza oranı OECD ortalamasını aşan kuruluşları doğrudan kamulaştırma gündeme getirilmelidir. Bu kuruluşlar devletin elinde olduğu süre içinde, hedefleri devlet tarafından konulup finansmanı denetlenen birer işçi kooperatifi şeklinde işletilebilir. İşlevsel bir adım ancak bu şekilde atılabilirdi.

(*) Sömürü oranı = (birim işin satıldığı ücret - işçinin birim iş başına aldığı ücret)/(birim işin satıldığı ücret) * 100

30 Ekim 2014 Perşembe

Mücadeleyi Küreselleştirmek (2)

"Mücadeleyi Küreselleştirmek" başlıklı bir önceki yazıyı somutlaştırırsak aşağıdaki gibi bir dünya haritamız oluyor. Burada biz çalışanlara düşen konumlanma: 
1. Yeşil renkli ülkelerdeki direnişleri birbirlerine bağlamak,
2. Kırmızı renkli ülkelerdeki en alt tabaka gelir grubunu direnişe çağırmak,
3. Mavi renkli ülkelerde mümkün olduğunca halk desteği bulabilmek,
4. Sarı renkli ülkelerden emperyalist saldırı altında olanlarda merkezi hükümeti savunmak, saldırı altında olmayanlarda ise demokratik halk hareketlerinden yana olmaktır.
Bu şekilde dünya çapında etkili olunabileceği görüşündeyim. Yöntemleri tartışmaya devam edeceğiz.





28 Ekim 2014 Salı

Mücadeleyi Küreselleştirmek

Bir önceki Suriyeli Mülteciler yazısında yeni bir konunun kapısını aralamıştık: Emeğin küreselleşmesi. Bunu savunmamın nedeni, eşit işe eşit ücret prensibinden hareketle, aynı firmada çalışan iki kişinin aynı işi yapıyor olması halinde çalışanın, hangi ülke pasaportuna sahip olduğundan ya da etnik kökeninden bağımsız olarak aynı ücreti alması gerektiğiydi. Şimdi de tartışmayı derinleştirip emek ve demokrasi mücadelesinin de küreselleşmesini gündeme alacağız.
Dünya üzerinde kurulu ülkeleri bu amaç doğrultusunda kabaca dört ana grupta toplayabiliriz: 
1. Gelişmiş kapitalist ülkeler, 
2. Doğal zenginliğe dayalı ekonomisi olup kapitalist sistemde ağırlığı olan ülkeler, 
3. Kapitalist sisteme entegre olmuş ancak doğal kaynaklarının ve sermayesinin yetersizliği nedeniyle etkisi sınırlı olan ülkeler, 
4. Gelişmemiş ülkeler, yitik ülkeler ve diğerleri. 
Bu formülasyonu örneklendirecek olursak; birinci gruba ABD, İngiltere, Almanya gibi finans kapital gücüyle küresel etkisi olan ülkeler ile onlara üretim gücüyle destek olan İsveç, Japonya gibi çevre ülkeleri dahil edebiliriz. İkinci grup, Çin, Rusya ve körfez ülkelerinden oluşmaktadır ve sınıfsal anlamda en karışık grup olarak bu görünmektedir. Üçüncü grup ülkemizle birlikte zayıf ekonomili AB ülkelerini ve Brezilya, Arjantin, Güney Afrika gibi ülkeleri içerir. Son grupta Moğolistan, Vietnam, Haiti gibi fakir ülkeler, Suriye, Irak, Sierra Leone, Filistin gibi emperyalist saldırı ve iç savaş yıkımına uğramış yitik ülkeler ve sistem dışı Küba, Kuzey Kore gibi ülkeleri sayabiliriz.
Birinci gruptaki gelişmiş kapitalist ülkelerin çalışan sınıflarının bulunduğu durum, kendi ülkelerinin çevre ülkelere uyguladığı emperyalist saldırganlık ya da emperyalist ülkelerin zengin müttefiki olması nedeniyle kendilerine uygulanan sömürünün hafiflemiş olmasıdır. Bu nedenle o ülkelerin çalışan sınıflarında emperyalist saldırganlığı destekleme eğilimi vardır ve direniş dalgası, alt gelir seviyesindeki işçi sınıfı ile iş bulma umudunu yitirmiş işsiz kitlesinden doğmaktadır. Bu direnişlerdeki etnik etki ya da renk farkı etkisinin de temelde aynı denednen kaynaklandığını düşünüyorum. 
İkinci gruptaki doğal kaynaklara dayalı zenginliği olan ülkelerin bu zenginliği, kapitalist ekonomilerindeki çarpıklığın üstünü  örtmektedir. Sürdürülebilir olmayan bu durumu gizlemek için de bu ülkeler, demokratik muhalefet yollarını tıkamaktadırlar. Zenginliklerinin ve sosyal-sınıfsal yapılarının farklı oluşundan ötürü birbirlerinden çok farklı özellik gösteren bu ülkelerde direnişler de farklı karakterlerde oluyor.
Ülkemiz gibi üçüncü grup kabul edebileceğimiz ülkelerde ise, başta orta sınıf olmak üzere tüm çalışan sınıflarda oluşan direniş karakteri, dünya çapında en aktif olanı. Örneklerini Güney Afrika, Yunanistan ve Brezilya'da gözlemledik.
Dördüncü ve son gruptaki ülkeler ise, çoğunlukla sınıfsal temelli olmayan, ülkelerin yapısal sorunlarından doğan gerilimlerin ön planda olduğu ya da kapitalist sistemden kendini soyutlayarak korumaya almayı tercih etmiş ülkeler. Bu ülkelerde mevcut iktidar emperyalist saldırı altındaysa, kısa vadede merkezi yönetimi desteklemenin, orta vadede ise saldırı savuşturulduktan sonra iktidarın demokratik hakları genişletmesi için baskı altına alınması için çalışılmasının doğru olduğunu düşünüyorum (Suriye, Kuzey Kore, Küba gibi). Eğer herhangi bir emperyalist tehlike yoksa (iktidar batı güdümündeyse), merkezi iktidara muhalif ilerici demokratik güçlerin desteklenmesini doğru buluyorum.
Bu dört tip ülkede yeşeren ilerici, demokratik ve çalışan sınıflardan yana direnişlerin bir haberleşme ve dayanışma ağı ile birbirine bağlanması, birbirlerinden haberdar olmaları ve paralel eylemlerde bulunmaları gerektiğini düşünüyorum. Takip eden yazılarda yöntemleri de tartışacağız.       

16 Ekim 2014 Perşembe

Suriyeli Mülteciler

Blogumuzda işleme sırası gelen konulardan biri de Suriyeli Mülteciler konusu. Suriye'deki iç savaşın başlamasından sonra hükümetin aldığı tutum, topraklarımıza kontrolsüz bir şekilde Suriyeli Mülteci akmasına neden oldu. Bugün sayıları 2 milyona yaklaştığı söylenen mülteciler, yalnızca sosyal hayatı etkilemekle (ve Türkiye'deki hayattan etkilenmekle) kalmıyor, emek piyasasındaki dengeleri de değiştirme potansiyeli taşıyor.
Kapitalizmin en ileri aşaması olan emperyalizmin temel amaçlarından biri, serbest piyasa ekonomisine açık olmayan ülkeleri piyasaya açmaktır. Bu piyasaya açma işlemi, doğal kaynakların sömürülmesi (ederinden ucuza işgal eden ülke şirketleri tarafından işletilmesi), yabancı ürünlerin ülke içinde satılabilmesi ve ülke halkının ucuz işçilik yoluyla sömürülmesini içerir. Yaşadığımız durum ise, Suriye halkının anti-emperyalist mücadelesinin başarıya ulaşması sonucu, bir şekilde muhalifleri desteklemiş olan ve ucuz işçilik olarak görülen kitlenin ülkemize katılmasıdır. İlgili emek nitelikli emek olmayıp zaten ülkemizin işsizlikteki temel sorunu olan niteliksiz işsizler ordusuna yeni üyeler katılması anlamına gelmektedir. Ayrıca mültecilerin çalışma izninin de olmamasından ötürü bu işçileri çalıştırmayı tercih eden işveren, işlemin yasadışı olması nedeniyle yasal zorunlulukları da yerine getirmek zorunda kalmamakta, niteliksiz işçi pazarında avantajlı duruma geçmektedir. Bu durum, yerli niteliksiz işçilerin aleyhine bir durum oluşturur. Emek ücret dengesinde niteliksiz emeğin fiyatını düşürür, bu da işsizlik oranını artırarak asgari ücret ve yakın ücretlerin düşük seviyede tutulması baskısı oluşturur. Nitelikli emeğe sahip kişi sayısını artırma ihtiyacının daha hayati düzeyde hissedilmesine yol açar.
İnsanların etnik kökenleri, milliyetleri ve dini inançları aynı işi daha ucuza ya da pahalıya yapmaları konusunda ayırt edici olmamalıdır. Aynı firmada Türk pasaportuyla yaptığımız mühendisliğin yapılan işe ticari katkısı İngiliz pasaportu taşıyan kişinin yaptığı mühendisliğin katkısıyla aynıysa, ikimiz de aynı firmadan aynı ücreti almalıyız. Bu tutum, tüm çalışanların orta ve uzun vadede lehinedir ve emeğin küreselleşmesi yolunda atılması gereken adımların yolunu açar. Bu bağlamda bizler de Suriyeli Mültecilerin yukarıda anlatılan şekilde, kuralsız şekilde çalıştırılmasına karşı olmalı ama bunu yaparken asla etnik ayrımcı bir tutum benimsememeliyiz. Böyle bir tutum onları sokağa atacak, çok daha büyük sosyal sorunlara yol açacaktır.
Suriyeli Mültecilerin ülkelerine döneceklerini ya da ülkemizden ayrılacaklarını düşünmüyorum. Mevcut ortamda topluma entegre olabileceklerini de düşünmüyorum. Ancak en azından çalışma yaşamı ile ilgili düzenlemeler yoluyla emek pazarına kurallı bir şekilde katılmaları sağlanmalıdır. Bu adım, her zaman vurguladığım "ekonomiye emek ve vergiyle katılımın sosyal hayata da sağlıklı bir katılım biçimi olduğu" düşüncesinin temelini oluşturmaktadır. Haklarını korumak için kurulmuş ya da kurulacak olan sivil toplum örgütleriyle iletişim içinde olarak emek pazarına kurallı katılımları sürekli gündemde tutmalı, ilgili devlet mekanizmalarına baskı yapılmalı ve  ülkemizin sosyal hayatına entegre olmalarına yardımcı olmalıyız.    

2 Ekim 2014 Perşembe

Savaş, İsraf ve Sömürü

Orduya Irak ve Suriye'ye girme yetkisi veren tezkerenin meclisten mevcut haliyle geçmesiyle fiilen Suriye ile savaşa girdik diyebiliriz. Elbette konuyu çalışan sınıflar ve bölge halklarından taraf olarak inceleyeceğiz.
Bir ülke savaşa girdiğinde, bu savaşı finanse edebilmek için borçlanır. Ülkenin borçlanması demek, özellikle savaş koşullarında, bu borcu çevirebilmek için daha fazla vergi toplaması demektir. Borç yükü ister çalışan sınıfa ister işverenlere binsin, doğrudan ya da dolaylı yoldan -ya ücretler ya da tüketim mallarının fiyat artışıyla- çalışan sınıflara fatura edilir. Çalışan sınıflara fatura edilmesi demek aynı ücrete daha fazla saat çalışmamız demektir. Aynı maaşla daha az tüketim maddesi alabilmek demektir. Yönetici sınıflar, şovenizm yoluyla "bu bedelin ödenmek zorunda olan bir bedel olduğunu" bizlere kabul ettirmeye çalışırlar. Bazen vatan derler bazen teröre karşı savaş, hatta kendi yarattıkları terör örgütlerine karşı savaş görünümünde başka ülke topraklarına ve halkına karşı girişilen savaş olsa dahi. Ne olursa olsun dert anlatmaya çalıştıkları kesim biz oluruz, çünkü bedel ödeyecek olan bizizdir.
Savaşa girmek demek israf demektir. Asker sayısının artması, askerde olan kişilerin iş gücünde değerlendirilememesinden doğan bir israf yaratır. Ayrıca reel bir getirisi olmayan silah harcamaları, özellikle başka ülkelerin uydusu olan ülkelerde yurtdışına para akıtılması, yani borç alınan ülkeden bir de o parayla silah ve mühimmat alınması anlamına gelir. Peki ne pahasına?
Savaş olasılığı, çoğunlukla ekonomik kriz durumunda, sonrasında ya da kriz beklentisi arttığında ortaya çıkar. Pazar, hammadde ya da ucuz işgücü arayışı, kısacası savaş açılan bölge halklarının aleyhine olan herhangi bir ya da birkaç şey için savaşa girilir. Savaş açan ülkenin çalışanları vergiler, artan fiyatlar ve askerlik yoluyla bedel öderken, işgal edilen ülkenin halkı da savaşın şiddeti ve büsbütün yıkılmışlıkla bedel öderler. Bazen işgal eden emperyalist ülkelerin çalışanları, işgal edilen ülkelerin sömürülmesi yoluyla bazı ekonomik avantajlar elde etseler de, günümüzde görüyoruz ki o emperyalist ülkeler işgal ettikleri ülkelerin bataklarından çıkamamakta ve çalışanların kazandıkları bu avantajlar onlara daha fazla askeri harcamayı finanse etmek zorunda kalmak olarak geri dönmektedir.
Çalışanlar olarak almamız gereken tutum yönetici sınıfların şovenist tuzağına düşmeden bölgedeki şiddet ve sömürü ortamına karşı çıkmaktır. Bu karşı çıkış da gösterilen düşmanla beraber, onları destekleyen, arkalarındaki gerçek aktörlere karşı direnmektir. Örneğimizde seçilen kurban Suriye'dir. Suriye halkı ile dayanışma içinde olmalıyız.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Eksen

Ülke iktidarı, her fırsatta kendi yanında olanları çeşitli yöntemlerle katı bir şekilde kendinden olmayanlara karşı birleştirirken, muhalefeti de büyük bir ustalıkla dağıtıyor. Muhalefette öylesine bir savrulma sözkonusu ki, tüm muhalif unsurlar birbirlerine karşı yedeklenebilmekte ve iktidar tarafından birbirlerine karşı kullanılabilmektedir. Ne zaman ülke genelinde bir muhalefet dalgası oluşsa, kökleri en derinlere inen doğu-batı muhalefetleri birbirlerine karşı yedeklenmekte, bazen sol ötekileştirilmekte, bazen de başka kesimler aslında savunmadıkları görüşler üzerinden yerden yere vurulmakta, medya tarafından en hafif tabiriyle itibarsızlaştırılmaktadır.
Çalışanlar lehine bu dengeyi bozmak, bu kısır döngüden çıkmak zorundayız. Çalışanların bugün elini kolunu bağlayan sosyal olmaktan hızla uzaklaşan devlet, bireyi değersizleştiren, umutsuzluk ve korku aşılayarak dayanışma ruhunu yok eden otoriter iktidar, kadınların sosyal hayattan dışlanması için oluşturulan toplum değerleri ve aile olmayanı, önüne konulanı kabullenmeyeni ve kısacası farklı olanı dışlayan tutuculuk değil midir? İşte ekseni, yani ortak mücadele cephesini buna karşı kurmalıyız. Mevcut koşullarda ancak laiklik ekseninde bir araya gelebiliriz, tabii ki başta doğuştan getirilen özelliklere olmak üzere tüm farklılıklara saygı duyan ve eşitliğini tanıyan demokratik bir yapıyla.
Eksen demek, cephe demek ortak paydada aynı safta yer almak olmalı. Elbette kişisel tarihimizden, sınıfsal konumumuzdan, yaşadığımız, yetiştiğimiz çevreden, doğuştan getirdiğimiz farklılıklarımız vardır. Aynı dili dahi konuşmuyor olabiliriz ama sevelim ya da sevmeyelim, aynı mücadele eksenindeyiz. Artık bu birbirimize karşı yedeklenme oyunu bozulmalı.
Bunun için şartlar var ve zor. Kişisel görüşüm, öncelikle çeşitli STK ve partilerden oluşan ve ortak, eşit katkı verdikleri bir merkez hareket takımı kurulmalı. Tüm bileşenler laiklik ekseninde bir araya gelmişken, tüm eylemlerini bu amaçla yapmalı ve buna yönelik söylemlerle duyurmalı.  Bu merkez bir parti gibi karar almada esnek olurken, tüm bileşenlerce kolaylıkla denetlenebilir şeffaflıkta olmalı ki elimizdeki teknolojik yetkinliğin buna el verdiğini düşünüyorum. Bu eksen tüm ülkede, en küçük köy ve kasabaya kadar yukarıda bahsettiğim tutuculuğun dışladığı herkese ulaşabilmeli ya da o ulaşılmaya muhtaç kişiye umut olmalı. Her kim dışlanıyorsa onun kutup yıldızı, o kendisini boğan karanlıkta, o kendisini dibe çeken bataklıkta gördüğü en parlak ışık bu eksenin kendisi olmalıdır.
Azınlık olduğumuzun bilincinde olmalıyız, seçimleri falan unutalım. Fiziksel güç yok, destekleyen finans - kapital ağı yok, iletişim imkanları kısıtlı ve her şeyden önemlisi umutsuzluk alıp yürümüş durumda. Ama bizler varız ve varolduğumuz sürece, doğru yaşadığımızın sımsıkı bilincinde olarak, elimizden geleni yapmalıyız.

7 Eylül 2014 Pazar

İş Kazalarının Önlenmesinde Müşteri Etkisi

Soma sonrası da benzer bir yazımız olmuştu. Dün gerçekleşen, eski Ali Sami Yen stad arazisine yapılmakta olan Torunlar'a ait şantiyede gerçekleşen ve 10 işçinin ölümü ile sonuçlanan olay sonrası, konuyu yine aynı perspektiften, ancak bu sefer müşteri niteliğinin farklılığından ötürü farklı bir çözümleme ile ele alıyoruz.
Bu sefer bir inşaat firması söz konusu ve pratikte gerçekleştirdiği projeyi, parçalayarak son kullanıcıya satıyor. Dolayısıyla Soma'daki gibi müşterisi tek ya da çok da olsa büyük değil, küçük yatırımcılar ve son kullanıcılar (hane halkı). Soma ile ilgili konum alırken demiştik ki: sistem rekabet koşulları tarafından zorlandığında, önce çevre gerekliliklerinden, sonra da insan sağlığından ödün verilir. Benzer bir konumu kadın konulu yazılarımda da almaktayım bildiğiniz gibi; yalnızca kadın sayısını baz alan uygulamalarda kriz anında her türlü pozitif ayrımcı düzenlemeden vazgeçilecektir.
Burada da konum değiştirmeyeceğiz. Sistem içinde birisi bir ürünü birisine satıyorsa çevre, iş güvenliği ya da mübadelenin aşamadığı diğer sorunlar ancak bu alışveriş ilişkisi içinde yer bularak çözülebilir. Bu da ancak müşteri talebi ile mümkündür. Çevre ve iş güvenliği konusundaki baskı, atık yönetimi, kazasız çalışma gibi kurallar, tıpkı büyük tesis projelerinde olduğu gibi, ancak müşterinin bu konuda koyacağı kurallar ile uygulanabilir. Örneğimizdeki durum, bunun belki de uygulaması en zor olduğundan tartışmaya açık. Benim çözüme yönelik sistem içi önerim, devletin tüketici derneklerini gerekli uzmanlıkların alınması sonrası denetçi tayin ederek bu inşaatların denetlenmesini sağlaması ve hedeflerin tutturulamadığı durumlarda doğrudan, satışı olumsuz yönde etkileyecek tedbirler (devletin ek vergi almak suretiyle dairenin fiyatının eşdeğerlerinin üzerine çıkmasına neden olması gibi) almasıdır. Bu da ancak işçiden yana politikalarla mümkün elbet.
Toplumcu bir sistemde ise, serbest piyasa ekonomisindeki tüketici derneğinin yerini işçi temsilcisi olan sendika almalı ve projeyi durdurma yetkisi bulunmalıdır. Sistemde zaten dairelerin satılması diye bir konu olmayacağından, önlemlerin alınmayışının nedeni maliyet baskısından çok organizasyon hatası olabilir ki böyle bir durumda ilgili firmanın sistem içinde elenmesi beklenir. Şeffaflık konusu bu bağlamda kritiktir.
İş kazaları ve tedbirler konusunu sürekli olarak gündemde tutmalıyız. Gündemde tutabildiğimiz, gündemi belirleyebildiğimiz sürece etkili olduğumuzu gezi parkı - haziran direnişinde öğrendik, unutmayalım.