Translate

18 Nisan 2014 Cuma

Ekonomik İlişkiler Analizi

Seçim dalgasını geçtiğimize göre asıl konumuza dönebiliriz. Solda herhangi bir hareketlenme olması halinde yeniden temsil konularıyla ilgileneceğiz elbet. Bu yazıda ülke genelinde sezdiğim bir ihtiyaca değineceğim: Ülke genelinde ekonomik ilişkiler analizi
Türkiye'de sınıf siyaseti 61 Anayasası'nın görece özgürlükçü ortamında filizlenmişti. Bu tarihten 24 Ocak kararlarının uygulanabilirliğin yolunu açan 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen sürede çalışan sınıfların çıkarları adına yapılan siyaset önemli kazanımlar elde etmiş, örgütlülük önemli ölçüde artmış ancak mecliste temsili yeterince mümkün olmamıştı. Bunun nedenleri ile ilgili sayısız çalışma mevcuttur. Ancak 24 Ocak kararlarının uygulanışı ve liberal ekonominin ağırlığını hissettirmesi, ülke ekonomisinin dışa açılması, kalkınmacı ekonomik uygulamalar, özelleştirmeler yoluyla sınıfsal yapıda ciddi değişiklikler oldu. Sanayileşmiş kentler hızla göç alarak kalabalıklaşırken bu kentlerdeki işsizlik oranları da tırmandı. KİT'ler yoluyla kısmen de olsa geliştirilmiş olan bazı Anadolu şehirleri, özelleştirmelerle bu kazanımlarını kaybederek göç verdiler. Sonuçları tartışılması gereken GAP kısmen de olsa gerçekleştirildi. Son 12 yılda, AKP iktidarıyla birlikte, tüm diğer gelişmekte olan ekonomilerde olduğu gibi dış borç almanın kolaylaşmasından doğan sıcak para girişi ve yatırımlarda artış gerçekleşti.
Tüm bu değişiklikler olurken şehirlerdeki ekonomik ilişkiler, sınıfsal yapı değişti. Dolayısıyla ihtiyaçlar, beklentiler, yönelimler değişti. Bu değişikliklerin yansıması olarak sosyal ve kültürel alanda ciddi farklılaşmalar, kutuplaşmalar yaşandı. Sosyal ve kültürel alanlardaki farklılaşmanın etkilerinin incelendiği kapsamlı çalışmaları görebilmekteyiz. Örneğin Binnaz Toprak ve çalışma arkadaşlarının "Türkiye'de Farklı Olmak" adlı çalışması son yedi yılda bu alanda olan değişikliklere ışık tutmaktadır. Ancak ekonomik ilişkiler ve sınıfsal yapı ile ilgili çalışmalar maalesef bu kapsamda ve popülerlikte değil (*).
Ekonomik ilişkilerin doğru şekilde kavranması ve her ekonomik ilişki yapısına özel siyasi yaklaşım ihtiyacı olduğu görüşündeyim. Bunun yolu da öncelikle bir format belirleyip hangi bilgilerin edinilmesi gerektiği, ne şekilde sınıflanması gerektiği ve çalışmanın belirli illerin gruplanmasıyla mı (sanayi şehirleri, kırsal, turizm şehirleri, gibi), illerin tek tek alınmasıyla mı ya da ilçe ilçe analizle mi (örneğin Kocaeli Kandıra ile Dilovası farklı analiz gerektirir, Balıkesir Edremit ile Bandırma da aynı şekilde) yapılacağının belirlenmesinden geçiyor. Yöntemde anlaşılırsa belirli bir sürede toparlanabileceğini, toparlanana kadar da anlamlı sonuçlarla bir yol çizebileceğini düşünüyorum.

(*) kaçırmış olduğum çalışmalar olabilir, geribildirim verirseniz incelerim, yine burada tartışırız.

12 Nisan 2014 Cumartesi

#occupychp hareketi üzerine

Blog yapısı gereği, doğrudan siyasi partileri ilgilendiren konuları ele almasam da, dolaylı olarak konumuzu şekillendirebilme olasılığına sahip olan #occupychp (CHP'yi işgal et) hareketine değinmek istedim.
Yönetmen Mustafa Altıoklar tarafından, 31 Mart 2014 yerel seçimlerinde CHP kadrolarında yaşanan ve yönetilemeyen seçim sandıklarını koruma krizi üzerine başlatılmış bir harekettir. "Gezi Gençliğini" hedef alan ve Haziran Direnişi'nin Gezi Parkı Direnişi kısmının lidersizlik, kapsayıcılık, hızlı şekil değiştirme ve eğitimli genç kesimin öncülüğü özelliklerini taşıyan hareket, bugün ilk oturumunu Ankara CHP'de yaptı (CHP'nin harekete bu denli sıcak bakmasının ileriki dönemde olması gereken gerilimleri engelleyebileceği konusunda kaygılıyım.). 
Oturum sonrası bir manifesto yayınlandı. Önce manifestoyu paylaşayım, sonra da bizimle ilgili olan maddeleri hakkında görüşlerimi yazacağım:
"#OCCUPYCHP MANİFESTOSU
1. #occupyCHP; fikri, bilinci ve vicdanı özgür Gezi Ruhu'nun partiye hakim olmasını amaçlar.
2. #occupyCHP; genç kuşağın parti, ülke ve dünya yönetiminde karar hakkı aramasıdır.
3. #occupyCHP; parti içi ya da dışı dinamiklerden, ittifaklardan tam bağımsız bir sivil inisiyatiftir.
4. #occupyCHP; özgürlük, eşitlik, dayanışma, sevgi, barış, hoşgörü ve adalette Gezi Ruhu'dur.
5. #occupyCHP; siyasi yol haritasını tüm katılımcılarıyla tartışarak, birlikte belirler.
6. #occupyCHP; tüketim toplumu değil, katılımcı üretim toplumunda yaşamak ister.
7. #occupyCHP; partinin yönetim kadrolarında 40 yaş altı genç oranını %50'nin üzerinde ister.
8. #occupyCHP; partinin yönetim kadrolarında kadın oranını %50'nin üzerinde ister.
9. #occupyCHP; statükonun değil, "sürekli devrim" sloganıyla yenilenmenin değişmezliğini ister.
10. #occupyCHP; parti içi demokrasinin ve halk iradesinin önündeki barajların yıkılmasını ister.
11. #occupyCHP; kimseyi ötekileştirmeden sosyal adaleti savunur.
12. #occupyCHP; paylaşımcı, dayanışmacı ve ideolojik önyargılardan arınmış bir yönetim ister.
13. #occupyCHP; tüm Türkiye Halkları'nın topyekun özgürlüğünü ister.
14. #occupyCHP; Cumhuriyetçilik ilkesini; Türkiye Halkları'nın eşit iradesinin temeli olarak algılar.
15. #occupyCHP; Halkçılık ilkesini; tüm Türkiye Halkları'nın imtiyazsız kapsanması olarak algılar.
16. #occupyCHP; Milliyetçilik ilkesini; yurtseverlik vurgulu olarak algılar.
17. #occupyCHP; Devletçilik ilkesini; insan odaklı ve alçak gönüllü bir hizmet aracı olarak algılar.
18. #occupyCHP; Laiklik ilkesini; tüm vatandaşların inanç özgürlüğünün garantörü olarak algılar.
19. #occupyCHP; Devrimcilik ilkesini; önceki 5 ilkeyi yenileme hak ve sorumluluğu olarak algılar.
20. #occupyCHP; bu manifestoya katılan herkesi, üye olmak yoluyla partiyi işgal etmeye çağrıdır."



İlgili maddeleri ele alacak olursak:
5. maddedeki tüm katılımcılarla beraber tartışılarak siyasi haritanın belirlenmesi ilkesi, hareketin ilerleyip kitleselleştiği ölçüde demokratik katılıma elverişli olması durumunda kesinlikle olumlu bir tutumdur. Hareketin başarı durumuna göre sonraki yazılarımızda tartışabiliriz.
6. maddedeki üretim toplumu ilkesi de, tüketim toplumuna karşı oluşturulacak alternatif ölçüsünde değerli bir ilke olup yine üzerinde tartışmaya değer bir konudur.
7. ve 8. maddelerdeki gençlere ve kadınlara karşı pozitif ayrımcılığın sakıncalarını önceki yazılarımda belirtmiştim. Aynı durum bu hareket için de geçerli.
10. maddede bahsedilmek istenen seçim barajının kalkması konusu öncelikli olarak ele alınması gereken, demokratik katılımın önündeki en büyük engellerdendir.
16. maddedeki yurtseverlik vurgusunu olumlu buldum. Yurdunu, üzerinde yaşayan halk için, o halka zarar verebilecek her türlü güce karşı savunmak anlamında yurtseverliği en doğru milliyetçilik tanımı olarak görmekteyim.
17. maddedeki devletçilik ilkesinin yorumunu maalesef içi boş buldum, gelecekte tartışılabilir.

Tüm bunların dışında, blog kapsamında asıl sormamız gereken konu elbette çalışanları ilgilendiren ekonomi politikalarıdır. Başta belirttiğim gibi, Haziran Direnişi ruhuyla ortaya çıkan bir girişim olduğundan tüm hatları net değil, izlememiz, yorumlamamız ve belki katılımcı olup tavsiyelerde bulunmamız gerekir. Ama ne olursa olsun, çalışanlar açısından olumlu yönde değişikliklere yön verebilecek her konuyu yakından takip etmemizde yarar var.


Görüşmek üzere!  

25 Mart 2014 Salı

Haziran'ı hatırlatmak istedim

Arkadaşlar selam,
Yerel seçim havasının tüm yurda hakim olduğu, hükümet içi çatışmaların gölgesindeki bir gündemde, gündemi kendimizin belirlediği bir dönemi hatırlatmak istedim. Nedeni de, bazı (bağzı) şeyleri başkalarına ihale edemeyeceğimizi hatırlatmak.
Haziran direnişindeki amaç, elbette üç beş ağaç değildi. Oradaki amaç, belirli bir bölgenin yapılaşması ile ilgili kararın, o bölgenin sakinleri ve o bölgeyi yaşatan kişilerin dışında kişilerce alınmasına karşı harekete geçmekti. Oradaki amaç, çocuk sayımıza, öpüşmemize, ekmeğimizdeki buğday oranına, tarihi değerlerimize merkezden müdahale edilmesini protesto etmekti. Kısacası hayatın ilgili kısmı kimi ilgilendiriyorsa, o kısmın yapılandırılmasına o hayatı yaşayanlar tarafından karar verilmesi talebiydi.
Direnişte, hükümetin uzlaşmaz tavrını, polisin sert müdahalesini, halkı sokaktan uzaklaştırmak için öne sürülen ve esnaf olduğu söylenen provokatörleri, ana muhalefet partisinin başarısız miting girişimini ve sonrasında mecburen direnişçi halkın arasına katılmasını, yıllarını sokaklarda meydanlarda geçirmiş sol parti ve örgütlerin kitleyi örgütlemekteki başarısızlıklarını gördük.
Bugün, pek bir kazanım elde ettiğimizi söyleyemeyiz. Önümüze bir sandık konulmuş durumda ve hükümet içi çatışmanın nasıl sonuçlanacağını takip etmekteyiz. Oy vererek bir şeyleri değiştirebilmeyi umuyoruz.
Oysa oy vererek sadece belediye başkanını değiştirebiliriz. Haziranı hatırlayalım. Biz daha kalabalık olduğumuzu iddia etmiyoruz. Ne kadar az sayıda olursak olalım temsil ettiğimiz yaşam tarzına saygı duyulmasını istiyoruz. Bunu yaparken ötekileştirmemek, farklı yaşam tarzlarının bir arada bulunabileceği ortamların mümkün olabildiğini göstermek istiyoruz.
Yani direnişçiler olarak temel amacımız Topçu Kışlası'nı yapacak olan başkanı seçimle indirip yapmayacak olanı getirmek değil, hangi başkan gelirse gelsin bu şekilde merkezi bir kararla inşaat yapılamamasını sağlamaktır. Yapılacaksa da bölgede yaşayan, çalışan ve bölgeyi sosyal yaşantılarının bir parçası yapanların fikrinin alınmasını ve düzenlemede aktif rol almalarını sağlamaktır. Dolayısıyla olası başkan değişikliği, direniş nedenlerini ortadan kaldırmaz.  Seçimden sonra da ilk atılması gereken adımların, seçim barajının indirilmesi için kampanya ve mahalle forumlarının resmi tanınırlığı için çalışma olmalı diye düşünüyorum.
Unutmayalım ki yenilgi, desteklediğimiz başkan adayının seçimi kaybetmesi değil, direniş günlerinde bizlere döner bıçağıyla saldıranların dükkanının önünde alışveriş için sıra oluşturmamızdır. Kararlılık, disiplin ve konumumuzu korumak, zeminin kaygan olduğu bugünlerde en çok ihtiyaç duyduklarımızdır.

7 Mart 2014 Cuma

Emekçi Kadınlar Günü Yazısı

İlkel komünal toplum döneminin sonrasında başlayıp günümüzde de tüm şiddetiyle devam eden cinsel ayrımcılığa karşı direnen tüm kadınların dünya emekçi kadınlar gününü kutlarım.
Konseptimiz gereği konumuz elbette çalışan kadınlar ve kadınların çalışma hayatı. Bildiğiniz gibi kadın sorunlarına değinmek için bugünü bekleyen birisi değilim ama "kadın ve çalışma hayatı" konusunu değerlendirmek için çok güzel bir gün bence.
Daha önceki yazılarda kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığın bir çözüm olmadığından, kadınların ayrımcılığı kaldırma güçlerinin kendilerinde olduğundan bahsetmiştim, bugün de konuyu derinleştirelim. Çalışma hayatında kadın konusu gündeme geldiğinde otomatik olarak karşımıza, kadınların bu yöndeki haklarının genişletilmesi tartışması gündeme geliyor. Ben bu konunun haklar üzerinden değil sistem dinamikleri üzerinden tartışılmasından yanayım.
Kapitalist ekonomik sistem ve serbest piyasa ekonomisi yapısı gereği sürekli kar artışını gerektirir. Sistemin iyi yürüdüğü durumlarda bu davranışın getirdiği olumsuzluklar örtülmeye çalışılsa da ilk kriz belirtisinde ilk olarak tartışmaya açılacak olan konular da bunlardır. Örnek olarak, düşük karlı maden işletmelerindeki kronikleşen iş güvenliği eksikliklerini ya da en çevreci batılı devletlerin kriz belirtisi ortaya çıktığı an ilk olarak ortaya attıkları tartışmanın çevre politikalarından ödün vermeye dönük olmasını gösterebiliriz. Bu bağlamda, kadınlara yönelik, dünya çapında kabul görmüş temel hakların ötesinde sistemin akışının ters yönüne kürek çeken her türlü kadın hak hamlesi de benzer akıbete uğrayacaktır herhangi bir kriz durumunda. Bu nedenle hak mücadelesi konusunda genel bir hedef norm belirlenip bu mücadelenin, kadınların iş yaşamından dışlanıp eve hapsedilmesine neden olmayacak şekilde yapılmasından yanayım.
Öyleyse kadın çalışma hayatı için en ileri hamle ne olabilir diye sorulduğunda buna yanıtım, sistem içi çözümler söz konusu olduğunda, emek arz çeşitliliğinin artırılması olacaktır. Böylelikle her bir kadın birey için daha fazla iş imkanı olacak, nüfusun üretime katılımı dengelenerek kadınlar toplumda daha saygın bir konuma gelecektir. Yani buradaki mücadele cephesi, erkeksi ön yargıları kırarak, "erkek işi" algısını yıkmak olmalı. Prensipte kadın işi - erkek işi ayrımına -bedensel güce dayalı bazı uç durumlar hariç- inanmamakla beraber, bu blogun ilk yazısında, kadınların ve erkeklerin birbirlerine göre daha yetenekli olduğu işler olduğundan bahsetmiştim. Gerçekten de öyle olduğunu düşünüyorum ama, yine aynı yazıdan çıkartılabileceği gibi, kadınların daha başarılı olabileceği bir çok alanda erkek çalışan yoğunluğu, toplumsal ön yargılar, çalışma yaşamının düzenleniş biçiminden gelen sorunlar nedeniyle kadınların olması gerektiği kadar yer bulamaması, yeteneklerini ortaya koyabilecek fırsat bulamadıklarını vurgulamak isterim. Konunun uzmanı olmasam da, bu alanların başlıcaları olarak, koordinasyon ve iletişimin yoğun olduğu çeşitli yöneticilik pozisyonlarını, şoförlük, kaptanlık, pilotluk gibi prosedür uygulanmasını gerektirip dikkati toplamanın kritik olduğu işleri ve çok yüksek bedensel güç gerektirmeyen el becerisinin öne çıktığı konuları (torna, tesfiye, kaynak, gibi) sayabilirim bugüne kadarki gözlemlerim sonucu.
Kapitalist ekonomik sistemi aşan daha gelişmiş bir ekonomik sistem de bu anlamsız ön yargıları kaldıramayacağından, sistem dışı çözümlerin de ilk adımının yukarıda yazdıklarım olduğunu düşünüyorum. Gerçek eşitlik hayatta dolayısıyla emekte eşitliktir.
Kadın hakları mücadelesinde yaşamını yitiren tüm kadınların anısı önünde saygıyla eğiliyor, yazıma son veriyorum.      

21 Şubat 2014 Cuma

İyi insanlar, kötü insanlar ve çizgi film tadında yaşamak

Bir önceki yazıda lider kültü ve bu yolla tarihsel sürecin maddesel nedenlerinin gizlenişine değinmiştim. Bu sefer de iyi ve kötü kavramları üzerinden benzer bir analiz yapacağım.
İyi ve kötü kavramının karşı tarafın bilincine yerleştirilmesinin en yalın örneği olan çizgi filmlerden başlamak istedim. Vereceğim örneklerle 30 yaşımda olduğumu bir kez daha vurgulayacağım (gördüğünüz gibi sendromu atlattım, yaşımı rakamla yazabiliyorum artık). Neyse konuyu dağıtmayalım ve He-Man diyelim. He-Man adlı çizgi filmde kahramanımız Dünya'yı kötülüklerden koruyan ve tipik olarak "son gülen" karakter olagelmiştir. Karşısındaki karakter İskeletor ise sürekli kötülük yapmaktadır. İskeletor'un varoluş amacı kötülüktür ve başarısı, yaptığı kötülükle ölçülmektedir. Benzer şekilde "yaşasın kötülük" mesajı veren başka çizgi filmler de vardır. Hatta futbol konulu çizgi filmlerde dahi, kahramanın rakibi öyle gösterilirdi ki karşı takımı tutamazdık. Çizi filmlerdeki bu yapıyı FRP (fantasy role playing) oyunları da taşımaktadır, good (iyi), evil (kötü) karakterler içerir. Oyunda rolünüz "evil" ise, amacınız kötülük yapmaktır.
Gelgelelim elbette gerçek hayat böyle değil. Psikolojik rahatsızlığı bulunmayan her bireyin ve sağlıklı psikolojide bulunanlardan oluşan her topluluğun yaptığı eylemler belirli bir maddesel nedene dayanır ve o kişi ya da topluluk çıkarınadır. Amaç ne kadar kötü gösterilirse gösterilsin ya da günümüz değerlerine ne kadar aykırı olursa olsun kötülük için kötülük yapılmamaktadır. Ancak medya, bazen bize çizgi film izletir, örneklerle değinelim:
Trafik Canavarı
Normalde kök nedenlerinin bazıları sürücü ehliyeti alım sürecindeki eğitim yetersizliği, bilinçsizlik, kendi sınır ve yeteneklerini bilememe, kurallara uymama, onları önemsememe eğilimi, başkasının özgürlüklerini hiçe sayma, karayollarındaki hatalar iken trafik kazaları, medya tarafından uzun yıllar "trafik canavarı yine can aldı" şeklinde verildi. Bu şekilde hata nedeni olan kişiler karikatürleştirilerek, bir anlık cinnet sonucu kaza yapıyorlarmış gibi gösterildi. Yani trafik kazasına neden olan kişilerin kötü insanlar ya da kaza öncesinde kötülük yaptığının bilincinde olmayan kişiler olarak tanıtıldı. Böylelikle sistemden gelen sorunların üstü örtülmüş oldu. İzleyicilerin büyük bölümünün sorgulaması engellendi.
Terör
11 Eylül bu konuda en güzel örnektir. 11 Eylül 2001'de ABD'de ikiz kuleler vurulduktan birkaç gün sonra ABD hükümeti "teröre karşı savaş" başlattı. Eylemi kimin neden yaptığından bağımsız olarak bu eylemi yapanlar yok edilmesi gereken teröristler olarak gösterildi. Dolayısıyla topluma bu kişilerin bu eylemi yapmasının nedeninin, onların terörist olması olduğu öğretildi, ideolojilerinin yanlışlığı değil. Böylelikle bir "şeytan" yaratıldı ve nefret objesi oldu. Orwell'in 1984 romanındaki Goldstein gibi.  Oysa terör bir silahın adıdır. Latince "büyük korku" anlamına gelir ve günümüz insani değerlerini hiçe sayan, uygulayanı ya da uygulatanı ortaya çıktığında, çağdaş uluslararası toplumda zor durumda bırakan bir taktiktir. Taktiğin ve silahın ön plana çıkartılmasına, çoğunlukla o taktiğin hangi maddesel nedenlerden ötürü kullanıldığının gizlenmesi gerektiğinde başvurulur. Gizlenmesi gerekmediğinde ya da bu maddesel nedenler gösterilmek istendiğinde başvurulmaz. Bugün Ukrayna'daki çatışmalarda batı medyası ne göstericilerin eylemlerini terör olarak ne de polisin tutumunu devlet terörü olarak adlandırıyor. Burada amaç, eylem şeklinin göstericilerinin amaçlarının önüne geçmesini engellemek, aynı zamanda da benzer şekilde davranan diğer ülke polisleri ile benzerlik kurulmasını, ve onların da eylem şekilleriyle hatırlanmasını engellemektir.
Günlük hayatımızda da sıklıkla benzer algı yönetimine maruz kalıyoruz. Gerçekte olanların gizlenmesi yoluyla kendi yeteneklerimizin farkına varmamız engellenebiliyor. Bazen sanal bir dünya kuruluyor ve tüm elleri pas, tüm zarları gele görüyoruz. Ancak doğru bir maddesel analizle konumlarımızı doğru şekilde değerlendirip doğru adımlar atabiliriz. Gerçek evrenin farkına varılmasında birbirimize yardımcı olmalıyız.
Esen kalın efendim,      
     

11 Şubat 2014 Salı

Tek beyinde organizasyon?

Kusura bakmayın geçen sefer biraz fazla kaçırmışız. Hanımın da uyarısı sonrası o kadar da uzun yazmamaya karar verdim.
Bu gece de ilginç bir konumuz var: tek beyinde organizasyon ya da liderin rolü. Katılmayabilirsiniz, ama sorgulamanızı tavsiye ederim.
Yıllarca okullarda aldığımız tarih derslerinin kahramanlık hikayeleriyle bezeli olmasından ya da felsefe okumayışımızdan olacak, olumlu ve olumsuz (ki bunların da bir anlamı olmadığını anlatırım sonra) tüm gelişmeleri kişilerle, çoğunlukla da liderlerle özdeşleştiririz. Ülkeyi kahramanlar kurmuştur, onlar yaşatmıştır, toprakları genişletmişlerdir, düşmanları yenmişlerdir, ihanet etmişlerdir, ülkeyi yıkmışlardır. Peki bu işler böyle mi? Hayır.
Doğadaki süreçler gibi genel bir konuyu daraltıp insan içerikli organizasyonları ele aldığımızda, ilgili organizasyonun bir varoluş amacının (misyon), gelecek planının (vizyon) ve ilkelerinin (değerler) olduğunu biliriz. Bu, eğer bir devletse; uluslararası ilişkilerdeki yeri gereği bir konum almıştır, kuruluş amacına, kaynaklarına dayalı bir ilerleme hedefi koymuştur ve temel ilkeleri vardır. Bir şirketse, faaliyette bulunduğu iş kolunda piyasa dengeleri gereği bir temel pazar payı vardır. Bu pazar payını büyütmek için ya da yeni pazarlara açılmak için stratejiler geliştirmektedir ve varoluşundan gelen değerleri vardır.
İşte tüm bunlar, birileri istedi diye olmaz. Elbette kritik kararlar en tepeden alınmaktadır ama o en tepeye o kararları aldıran maddesel nedenler vardır. Kahraman, organizasyonun başarılı geleceği için ortaya çıkan fırsatlardan en iyilerini değerlendirendir. Fırsatların ortaya çıkış nedeni ya da organizasyonun varoluş nedeni değildir. Bir toplumda herkes birbirini kandırıyor, birbirine yalan söylüyorsa, kahraman; istediği kadar ahlak dersi versin, cezalar versin, bu davranışlar azalır belki ama, var olmaya devam eder. Yalanı ve aldatmayı getiren maddesel nedenler ortadan kalkmadıkça bu davranışlar devam edecektir. Bu davranışların kökeni organizasyonun kendisiyse, kurtulma şansı yoktur.
Kişisel başarı ya da hataların etkisi elbette yadsınamaz, ama tüm bunların etkisi sınırlıdır. Aşırı başarılı bir lider, organizasyondan dehasına karşılık bulamayarak törpülenebileceği gibi, organizasyonun yok olmasına yol açabilecek bir lidere karşı da organizasyon kendini koruyacaktır. Tabii ki bu anlattıklarım aile gibi, küçük işletmeler gibi kişi davranışlarından doğrudan etkilenen kurumlar için değil, yukarıda anlattığım dengeler gereği var olan organizasyonlar içindir. Kurumsal olmak, muz cumhuriyeti olmamak, kanarya sevenler derneği gibi üç-beş kişi olmamak gibi sınırlar çizilebilir.
Son analizde demeliyim ki eylemler süreçlerin önüne geçemez. Çünkü süreçler, maddesel nedenlerle doğmuş ya da doğrulmuştur ve ancak maddesel nedenlerle yok olur, gelişir ve şekil değiştirir. Eylemler sürecin kinetiğini (hızını) etkiler. Birisi bir organizasyonu kurmaya sıfırdan karar vermiş, tamamen kendisi çalışmış ve başarmışsa bile toplam sistemde kendisine yer bulabildiği için var edilebilmiştir o organizasyon. Bir insan ne kadar büyük bir deha olursa olsun, organizasyonun var olmasını sağlayacak maddesel nedenler oluşmadıysa başarılı olamaz.


6 Şubat 2014 Perşembe

Dizilerde verilenler, dizilerden alınanlar

Dizi kapsamına, bildiğimiz tv dizilerinin yanı sıra, elbette bölümler halinde yayınlanan yarışma programlarını da alıyoruz.
Merhaba,
Bir önceki yayında bahsettiğimiz, çalışmadığımız zamanların en yaygın aktivitelerinden biriyle devam edelim istedim konumuza: diziler ve yarışma programları. Bu programları izleyerek neler "kazandığımıza" bakalım.
Bunlar üzerine ciddi sosyolojik araştırmalar yapılıyor, imkan buldukça okuyoruz ve bahsedeceğim terimlerin bilimsel isimleri de vardır ama, ben yine de kendi birikimimle yapabildiğim tahlili paylaşmak isterim. Her formatın kendine ait bir alt mesajı vardır. Her format, ilk bölümünden itibaren bir ön kabul yaratır insanlarda. Örneğin Ortadirek Şaban filmi absürd komedidir. Filmde zeytine, peynire zam geldiğinde Şaban, bunları tahta bir dolaba kaldırır. Takılmayız onların o dolapta bozulacağına ve dolayısıyla müze olarak kullanılamayacağına o dolabın, çünkü film zaten gerçeküstü öğelerden oluşur. Matrix, uzay yolu gibi bilim kurgu örnekleri de kendi kurdukları dünya üzerinde değerlendirmeye iter tüm olanları.
Ancak konu bir tarihi temsile ya da günümüzde geçen bir konuya geldiğinde, kurulan kabul algısının bizi götürdüğü yer çok daha fazla önem taşıyor. Çünkü bu yeni dünyayı, yukarıda saydığım örneklerdeki gibi kendi dünyamızdan soyutlayamıyoruz. Bildiğimizin dışındaki bir tarihsel olayı anlatan tarihi temsilin etkisi de benzerdir, zira yıllar içinde oluşturulan tarih algısının somut değerlendirmelerimizdeki etkisi yadsınamaz.
Yine örnekler üzerinden gidelim; eski bir romanın günümüze uyarlaması. Zengin bir aile bir konakta yaşıyor ve ev işlerini gören bir aile var. Romanın yazıldığı dönemde toplumun sınıfsal yapısı ve genel toplum algısındaki içselleştirilmiş serflik (hakları genişletilmiş kölelik), günümüz uyarlamasında da aynen hissediliyor. Ana metindeki İslam ahlakına dayalı, görünür sınıf çatışması yaratmayan serf-sahip ilişkisi, aynı özellikleri gösteren hizmetçi ailenin günümüz sosyal ilişkileri ve tüketim alışkanlıklarıyla birleştirildiğinde alışık olmadığımız ve gerçek hayatta gözlemlemediğimiz bir iş güvencesi - özveri dengesi sunmaktadır. Oysa gerçek hayatta mevcut çalışma performansının korunması için de motivasyon araçlarının gerekli olduğunu biliyoruz.
Diğer bir örnek de bir komedi dizisi. Olaylar günümüzdeki bir mahallede geçmekte olup yaşlıların gençleri "yola getirmesi" üzerine kurulu bir ilerlemesi var. Mahalle muhafazakar bir mahalle, marjinal farklılığa sahip olup bunu dışa yansıtan karakterler dışlanırken, yine marjinal farklılığa sahip olan ancak içine kapanık karakterler karikatürize edilmekte. Bir "tekne" kültü oluşturulmuş. Bu kült, genel ahlaki mesajlar vererek mahallenin ahlaki yaşantısını "yola sokuyor". Öyle ki, tekne kültünü yaşatan karakterden daha muhafazakar özellik gösteren karaktere derhal tekne yoluyla ayar verilirken, mahallenin gençlerinin hareketlerine de yine aynı tekneden sınırlama getirilmekte. Her bölümün sonunda, mahalle erkekleri toplanılarak akil biri tarafından, erkek cinselliğine de hitabeden bir hikayemsi konuşmayla teknenin ahlak çizgisine hizalanmakta. Belirli bir sayıdaki katılımcının yer aldığı, bir arada yaşamayı içeren yarışma programlarının da benzer mesajları var. Özellikle "aynı gemidesiniz" mesajı verilmiş yarışmacıların, teker teker birbirini elediği ve amacın en sonunda tek kazanan olmak olduğu yarışmaların da verdiği mesaj tartışılabilir.
Bahsettiğim örneklerde kendi gördüklerim bunlar. Hiç birinin değerlendirmesinde nihai düşüncemi söylemek istemedim, çünkü bunlar algı ve bakış açısına dayalı konulardır ve herkeste çağrışımı farklı olabilir. Önemli olan ise, çalışarak kazandığımız bu çalışmadığımız zamanlarda izlediğimiz dizi ve yarışma programlarının bizde yarattığı algı ve sorgulama yeteneğimize olan etkisidir. Gerçekte varolan bir farklılığı içselleştirmemizi amaçlayan bir mesaj algıladığmızda diziye olan bakışımız değişir.
Gösterileni değil gördüğümüzü izleyelim. Unutmayalım, bu zamanı çalışarak kazandık, kolay kolay alamazlar.
Görüşürüz!